Connect with us

Gündem

Servet vergisi neden ve nasıl alınmalı?(V)


Servet vergisi niçin ve iyi mi alınmalı?(V) – Servet vergisinin felsefi ve politik arka planı

Prof. Dr. Mustafa Durmuş – Neredeyse tüm dünya Covid-19 ile beraber iyice artan sıhhat sorunları, derinleşen ekonomik kriz, gelir ve servet eşitsizlikleri sebebiyle önümüzdeki süreçte yeni vergilerin gündeme getirilmesinin kaçınılmaz olduğu yönünde hem düşünce. 

Bu bağlamda servet zenginlerinden alınacak bir servet vergisinin hem kalıcı bir kamusal sıhhat harcanması ve toplumsal koruma programı fonlaması için, hem de gelir ve servet eşitsizliklerinin azaltılması için ideal vergi olduğu görüşü giderek yaygınlaşıyor. 

Nitekim Dünya Bankası’nın resmi bloğunda yer edinen bir makalede adil ve etkin bir servet vergisinin, bu yıl iyice ayyuka çıkan gelir eşitsizliklerini azaltabileceği, Covid-19 sebebiyle oluşan mali kara deliği tıkayabileceği ve vergi mükelleflerinin yitip giden itimatını geri getirebileceği ileri sürülüyor.(1)

Servete vergi yöntemiyle müdahale tarihte ilk kez yapılmıyor

Aslına bakarsak sisteme yönelik bu şekilde müdahaleler ilk değil. Kapitalizm tarihinde savaşlar, büyük ekonomik krizler ve salgınlar şeklinde muhteşem dönemlerde bu tür vergilerin konulduğu biliniyor. 

Örnek olarak (1944-1964) döneminde ABD’de senelik 400 bin doların üstündeki gelirlere yüzde 90 oranında gelir vergisi uygulandı.(2) Başta Almanya olmak suretiyle (1945-1948 yılları aralığında), Fransa ve öteki bazı Avrupa ülkeleri borçlarını uyguladıkları artan oranlı bir servet vergisinden sağladıkları gelirlerle ödeyebildiler. Almanya’da bu vergi, borçlar düşüldükten sonraki net servetlere uygulandı, zaman içinde sınırlıydı ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında ülkenin süratli büyümesine destek olan faktörlerden biriydi.(3)

Servet vergisinin ardındaki felsefe

Muhteşem dönemlerin niçin olduğu somut gelir yaratma ihtiyacının ötesinde, servet vergisi felsefi olarak da savunuluyor. O şekilde ki 17. yüzyılda Fransız politikacı J. B. Colbert: “vergileme kazları bağırtmadan yolma sanatıdır”  söylediğinde devrin  maliyecileri bundan minimum üç temel vergi ilkesi çıkarttılar: 

(i) Vergi tabanı olabildiğince geniş olmalı ki uygulanacak vergi oranı en düşük tutulabilsin, böylece vergiye tepki asgaride tutulabilsin (ii) vergi katı esnekliğe haiz ekonomik faaliyetlere uygulanmalı ki ekonomik olarak saptırıcı etkisinde bırakır ortaya çıkmasın (iii) en fazla vergi vermesi gerekenler bir tek büyük servetlerin sahipleridir bu sebeple bu kesimler en rahat fedakârlıkta bulunabilecek insanlardır.(4) 

Bu ilkelerin ışığında büyük servet sahiplerinin en geniş vergi tabanını ve en rahat fedakârlık yapabilecek kesimi oluşturdukları açık. Bu yüzden de (teknik olarak) etkin ve adil bir vergi sisteminin ne olursa olsun ciddi bir servet vergisini içermesi gerekiyor.

Prof. Dr. Mustafa Durmuş

Servet vergisi “toplumsal faydayı büyütme aracı”

  1. ve 19. yüzyıllarda ise servet vergisinin gerekçeleri liberal faydacı felsefeciler tarafınca ortaya atıldı. Bu felsefenin kurucularından J. Bentham (1748-1832) tüm kamu politikalarının olduğu şeklinde, vergi politikasının da ana amacının toplumsal faydayı maksimize etmek bulunduğunu ileri sürdü. 

Ona gore, elinde kendi ihtiyaçlarının oldukca ötesinde gelir ya da servet bulunduranların, bu servetlerinin bireysel refahları üstündeki pozitif tesiri (azalan marjinal yarar kanunu yüzünden) sınırlıdır. Bu yüzden de gelir ve servetin bu fazlası vergileme yöntemiyle bunlardan alınarak yoksullara dağıtılmalı, böylece onların bu fazlayı tüketerek elde ettikleri yarar ile tüm toplumun faydası artırılmalıdır.(5)

  1. Bentham’ın çağdaşı, Marx ve Engels tarafınca “küçük burjuva sosyalisti” olarak nitelenen ve asgari ücretin (ödeme gücünün altında kalmış olduğu için),  vergi dışı bırakılması icap ettiğini ilk kez ortaya atan Fransız maliyeci J. C. L. Simonde De Sismondi’ye gore  (1773-1842) hepimiz haiz olduğu servete gore vergi ödemelidir bu sebeple servet ödeme gücünün en mühim göstergesidir. Ek olarak servetin bir avuç insanda toplanması cemiyet açısından zararı dokunan, bunu önlemeye dönük artan oranlı bir gelir vergisi ise yararlı ve gereklidir. (6)

Geçen yüzyılda bir başka maliyeci A. Pigou (1877-1959), Bentham’ın yaklaşımını geliştirerek gelir ya da servetin artan oranlı bir vergileme ile tekrardan bölüştürülebileceğini, böylece de gelir bölüşümünde adaletin sağlanabileceğini, yoksulluğun ortadan kaldırılabileceğini ileri sürdü. (7)

Sadece artan oranlı vergileme mevzusundan öncelikli olarak Sismondi ve Komünist Manifesto’da Marx ve Engels’in (1848) söz ettiğinin altını bilhassa  çizmek gerekiyor.

İsrafı önlemede servet vergisi

Bu tarihsel felsefi özet bizlere, günümüzde artan oranlı olarak düzenlenecek bir servet vergisinin gelir dağılımını iyileştirici ve yoksulluğu azaltıcı bir işlev görebileceğini gösteriyor. 

Bir de mevzunun israf boyutu var. Zengine ihtiyacının ötesindeki aktarılan her ilave gelir ya da servet tutumsal olarak anlam ifade etmeyen bir israftır. Bundan dolayı bu kesimlere dişe dokunur bir yarar sağlamaz.  Üstelik zenginler daha da zenginleştikçe bu anlam ifade etmeyen ve haksız durum daha da kötüleşir. Oysa aynı servet ya da gelir yoksullara dağıtılsa onların hayatlarında pozitif gelişmelere yol açabilir.  Bu yüzden de soruna yoksullar açısından bakıldığında ilave servetin azalan getirisinden ziyade, artan israfa odaklanmak daha doğru olur.(8)

Vergilemede hakkaniyet yaklaşımlarıyla uyumlu bir vergi

Ana akım maliye teorisi altında vergilemede hakkaniyet Ödeme Gücü ve Yaralanma Yaklaşımlarına gore tanımlanıyor. Her iki yaklaşım açısından da vergilemede adaletin sağlanabilmesi için servet vergisine gereksinim var. 

Mesela Ödeme Gücü Yaklaşımı bağlamında, bir kişinin vergi ödeme kapasitesinin büyüklüğü; hem gelirinin düzeyi, hem de yığın gelir anlamında net servetinin büyüklüğü ile doğru orantılı. Bu yüzden de kişinin ödeme gücüne gore vergilendirilmesinde bir tek gelirinin değil, servetinin de dikkate alınması ve böylece iki verginin de beraber ve artan oranlı olarak uygulanması gerekiyor.

Yaralanma Yaklaşımı bağlamında da bu ilişki açık. Bundan dolayı ilk olarak hususi servetler, başta hususi mülkiyeti korumaya dönük yasalar, yargı ve kolluk hizmetleri olmak suretiyle devlet tarafınca sağlanan çeşitli koruma ve kollama hizmetleri ve devletten alınan ticari işlerle, ihalelerle büyüyor. Kısaca devlet hizmetlerinden en oldukca yararlananlar büyük ana para ve servet sahipleri. 

Nitekim Sismondi, kamu harcamalarının büyük bir kısmının zengini yoksula karşı koruma esnasında ortaya çıktığını zira bu koruma işi taraflara bırakılsaydı muhtemelen zenginlerin bu işten zararı dokunan çıkacağının altını çizer. Dolayısıyla zenginler bir tek servetleriyle orantılı olarak değil, bunun ötesinde kendilerinin avantajına olan sistemi desteklemek için daha çok vergi ödemelidirler. (9)

Bugün de, Covid-19 Salgını esnasında olduğu şeklinde, Salgının niçin olduğu işyeri kapanmalarına karşın (bazı sektörlerde işçiler ölüm riskine karşın işe gönderilmeye devam ederken) bu ufak işletmelerin sahiplerine ya da çalışanlarına yeterince mali destek verilmezken, büyük servet sahipleri devletin para, maliye politikalarıyla ve direkt müdahaleleriyle öncelikli olarak kurtarılıyor. Bu yüzden en oldukca yarar sağlayandan bunun karşılığını servet vergisi olarak ödemesinin beklenmesi adil bir tutum.

Küresel servet vergisi önerisinin ‘değerli yalnızlığı’

Modern iktisatçılardan Thomas Piketty 2014 senesinde yazdığı kitabı (10) ile bir taraftan kapitalizmin son 200 senelik tarihinde giderek artan eşitsizliklere, bir taraftan da buna bir çözüm olarak küresel bir servet vergisinin gerekliliğine dikkatleri çekmişti.

Piketty’nin analizinin özünde şu formül var: (r > g). Burada ‘r’ sermayenin (servet) getirisini, ‘g’ ise ekonomideki büyümeyi (ulusal gelir artışını) temsil ediyor. Yazara gore kapitalizm altında servet birikimi (Piketty sermayeyi servet olarak tanımlıyor) ekonominin büyümesinden süratli olduğundan eşitsizlikler giderek artıyor. O şekilde ki bu gidişat durdurulmazsa kapitalizmin çöküşü kaçınılmaz. Böylece paracı sistemin devamı sadece servet ve gelir eşitsizliklerinin azaltılmasıyla mümkün olabilir.

Buradan hareketle Piketty kapitalizmi kurtarmaya yönelik politikalar öneriyor. Bunların başlangıcında da küresel bir artan oranlı servet vergisi ve üst gelir gruplarının vergi oranını yükselten artan oranlı bir gelir vergisini kapsayan tekrardan bölüştürücü vergi politikaları geliyor.

Bu çerçevede kitapta, en zenginlerden alınacak olan gelir vergisi oranının yüzde 80’e kadar çıkartılmasının (bu daha oldukca şirket üst düzey yöneticilerinin fahiş düzeyde yüksek ücretlerini vergilemek için öneriliyor) yanı sıra, ulusal gelirin yüzde 2’si oranında gelir yaratacak bir küresel artan oranlı servet vergisi uygulamasının gerekliliği anlatılıyor. Öteki taraftan da servet vergisinin girişimciliğin yok edilmesine yol açmayacak bir halde ayarlanması gerektiği vurgulanıyor.

Piketty hem çözümleme yöntemi, hem de önerilmiş olduğu servet vergisi anlamında yoğun eleştirilere doğal olarak tutuluyor. Bu eleştirilerin mühim bir kısmı da Marksistlerden geliyor.  

Servet ve ana para birebir aynı değil

Ilk olarak Piketty ana para birikim sürecini, araya her hangi  bir şey koymaksızın paranın daha çok paraya dönüşmesi olarak (M….M’ / Para…. Daha çok para) olarak, şu demek oluyor ki servet artışı olarak tanımlıyor. Bu da ana para birikiminde kuşkusuz emek sömürüsü şeklinde mühim bir aşamanın görmezden gelinmesi demek. Kısaca yazar için ana para bir tek bir bölüşüm konsepti olarak algılanıyor.

Marksist iktisat politikte ise ana para birikim süreci şu şekilde ele alınıyor: (M——C—— P—— C’—— M’/ Para— Meta— Üretim—Daha çok meta— Daha çok para). Kısaca para üretim sürecinde yaratılan kârla büyür ve ana paraya dönüşür.  Kârın deposu ise emek sömürüsü ile sonuçlanan artı değerdir.

Ek olarak Marx için ana para bir tek bir tutumsal kavram değil, toplumsal, siyasal ve yönetsel bir kategori, egemen sınıfın üretim araçlarını denetleme aracıdır. Para yada makine biçiminde, durağan(durgun) yada değişken olabilir. Aslı itibariyle ne fizikseldir ne de finansaldır. Sermayenin aslı güçtür. Kısaca kapitalistlere karar alma ve işçilerden artı kıymet çıkartma yetkisi veren bir güçtür.

Piketty ise, neo- klasik iktisada sadık kalmış olarak sermayeyi servet olarak tanımladığından, kapitalizmin/sermayenin hareket kanunlarını tam olarak anlayamıyor. Bu yüzden de (çözüm olarak) artan oranlı gelir vergisi ve küresel çapta bir servet vergisine yöneliyor.  Böylece önerileri kapitalizmi daha etkin çalıştırmayı ve yüksek düzeydeki eşitsizlikleri azaltmaya dönük kalıyor. Özetlemek gerekirse, 19.yüzyıldaki Ricardo’nun uygar versiyonu şeklinde işlev görüyor. Zira o da toprak sahiplerinin politik enerjisini (paracı sınıfın güvenli geleceği için) azaltmaya dönük bir toprak vergisi alınması icap ettiğini savunmuştu.(11)

Piketty (bırakın hususi iyelik kurumuna ya da piyasalara karşı çıkmayı) bunların milyonlarca insanoğlunun eylemlerinin koordinasyonunda oldukca yararlı kurumlar olduğuna inandığından, kapitalizmin sürdürülebilmesi için “uzak görüşlü kapitalistleri” vergileme mevzusunda ikna edebilmek için adeta yalvarır.

Bu da ılımlı bir toplumsal demokrat olarak Piketty’nin  en zayıf noktasını oluşturuyor. Paracı üretim tarzına dokunulmaksızın, bir tek yüksek bir servet vergisiyle adaletsiz bölüşüme müdahale etmenin kafi olabileceğine inanıyor. Öteki taraftan, işçi sınıfını, onun sisteme karşı politik örgütlü mücadelesi ile neler yapabileceğini görmüyor, sınıfın gücüne inanmıyor. Oysa açlığa da, açgözlülüğe de tahammülün bir sınırı var. İşçi sınıfı hala, doğru örgütlenme biçimleri ve doğru bir dünya görüşüne dayalı politik bir irade ile bu eşitsizlikleri ortadan kaldırabilecek tek toplumsal derslik.

Zizek ise, Piketty’nin bir ütopist bulunduğunu ve servet vergisi önerisinin de tam bir ütopya bulunduğunu ileri sürer. Ona gore: “Hegel’in ‘soyut düşünce’ ile kastettiği tam da budur. Yani sadece bir önlem almakla yetinip, diğerlerinin sabit kalacağını varsaymak. Oysa gerçek hayatta gelir ve servet bölüşümünde yapılan radikal bir değişiklik üretim tarzını ve kapitalist ekonominin kendini etkiler”.(12)

Netice olarak Piketty servetin ve üst gelir gruplarının vergilendirilmesine ilişkin olarak yürekli önerilerde bulunsa da bunlar kafi olmayacaktır. Ana paraya verilen teşviklerin ciddi halde azaltılması, yaşanabilir bir ücret düzeyinde emek verme saatlerinin azaltılması, adil ücretlendirme, kamu garantili istihdam programları, temel gelir güvencesi, kamusal mal ve hizmetlerin genişletilmesi ve bunların parasız sunumu, kuvvetli toplumsal güvenlik koruma ağlarının kurulması, sendikaların güçlendirilmesi şeklinde öteki reformlara gereksinim var.

Politik tercih olarak servet vergisi

Servetin gelirden oldukca daha adaletsiz dağıldığı ve oldukca daha süratli temerküz etmiş olduğu mevzusunda Piketty ile aynı fikir olan iki öteki Fransız maliyeci E. Saez ve G. Zucman’a gore (13); süper zenginleri vergilendirebilmek için üç vergisel vasıta gerekiyor: Artan oranlı gelir vergisi, artan oranlı kurumlar vergisi ve artan oranlı servet vergisi. İlk ikisinden kaçırılan vergi üçüncüsü vasıtasıyla alınabilir. Sadece ne gelir vergisi ne de kurumlar vergisi süper zenginleri vergilendirmede kafi değildir. Bundan dolayı bu şekilde zenginlerin çoğunluğu ciddi servetlere haiz iken vergilendirilebilir gelirleri düşüktür. 

Yazarlara gore, uygulanacak bir servet vergisi ile ciddi düzeyde vergi geliri sağlanabileceği şeklinde, servet bölüşümünde hakkaniyet de tesis edilebilir. Keza bu şekilde bir vergi ile servet yığılmasının demokrasi için tehdit oluşturması ve artan karbon emisyonlarının ekolojiyi daha çok tahrip etmesi önlenebilir. Ek olarak bu şekilde bir verginin uygulanması politik bir tercihtir. Kısaca uygulanmasının önünde teknik olarak her hangi bir engel yoktur.

Emek sömürüsüne karşı servet vergisi

Son olarak Marksist Emek-Kıymet Teorisi ve bunun üstünden temellenen toplumcu yaklaşım açısından durum oldukca daha nettir. Bundan dolayı bu yaklaşıma gore, servet işçilerin bugünkü ve geçmişteki atalarının ödenmemiş toplam emekleri olan artı değerlerinin bir birikimidir. 

Kısaca servet emek sömürüsünden meydana gelen, onunla büyütülen, bir emek hırsızlığıdır. Bu yüzden de meşru olmayan bir servetin en azından bir kısmının onun gerçek sahiplerine vergileme yöntemiyle iadesi son aşama etik ve meşrudur. Bu açıdan kısa-orta vadeli bir emekçi iktidarının programında artan oranlı servet vergisi ne olursa olsun yer almalıdır.

Böylece (paracı toplumlarda ilerici karakterde de olsa vergilemenin kısıtlarının bilincinde de olarak) artan oranlı bir servet vergisi ile ekonomik durgunluk ve işsizlik şeklinde sıkıntıları hafifletebilmek, halkın yoksulluğunu, toplumsal adaletsizlikleri ve doğaya verilen ziyanı azaltmak mümkündür. 

… devam edecek

_____________________

Dip notlar:

    1. Jim Brumby,  “A wealth tax to address five global disruptions”, https://blogs.worldbank.org (6 January 2021).
    2.    Sam Pizzigati,  “Do We Need a Maximum Wage?”, http://inequality.org (25 September 2015).
    3.   Camille Landais, Emmanuel Saez, Gabriel Zucman, “ A progressive European wealth tax to fund the European COVID response”, https://voxeu.org/article/progressive-european-wealth-tax-fund-european-covid-response (3 April 2020).
    4.   J. Bradford DeLong , “Isn’t a wealth tax common sense?”, https://www.socialeurope.eu/isnt-a-wealth-tax-common-sense (3 February 2020).
    5.   Richard A. Musgrave and Peggy B. Musgrave, Public Finance in Theory and Practice, McGraw-Hill Kogakuha Ltd., 1980, s.93-95.
  •   http://www.marxists.org/reference/subject/economics/sismondi/ch06.htm (15 Ocak 2021).
    1.   A.G.Pigou, A Study in Public Finance, 3rd edt, London Macmillan, 1951, part 2.
    2.   Jason Hickel,  “How not to measure inequality”, https://mronline.org (23 May 2019).
  •    http://www.marxists.org/reference/subject/economics/sismondi/ch06.htm (15 Ocak 2021).
  1.   Thomas Piketty, Capital in the Twenty-First Century (translated by Arthur Goldhammer), The Belknap Press of Harvard University Press, 2014, s. 493-540.
  2.   Tomáš Tengely-Evans, “Piketty and Marx”, http://isj.org.uk/piketty-and-marx (28 June 2014).
  3.   Slavoj Žižek comments on Thomas Piketty’s ‘Le Capital au XXIe siècle’, https://www.criticatac.ro/slavoj-zizek-comments-thomas-pikettys-le-capital-au-xxie-siecle  (30 May 2014).

  Emmanuel Saez, Gabriel Zucman, “Progressive Wealth Taxation”, BPEA Conference Drafts, September 5–6, 2019): Forum “Taxing the superrich”, http://bostonreview.net/forum/emmanuel-saez-gabriel-zucman-taxing-superrich (9 April 2020).


Gündem

Adalet Bakanlığı’nın 1287 yeni personel alımı ilanı Resmi Gazete’de yayımlandı



Resmi Gazete’de piyasaya çıkan ilana nazaran, İş Kanunu ve Kamu Kurum ve Müesseselerinde İşçi Alınmasında Uygulanacak Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik hükümleri kapsamında 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 4/D maddesi uyarınca istihdam edilmek suretiyle Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) vasıtasıyla 1287 devamlı işçi alımı yapılacak.

Başvurular, 8 Mart’a kadar İŞKUR’un web sitesi üstünden gerçekleştirilecek.

İlan zamanı itibarıyla 18 yaşını tamamlamış ve 35 yaşını bitirmemiş olanlar ile piyasaya çıkan listeden yalnız bir il için müracaat yapılabilecek.

Adayların, duyuru zamanı itibarıyla müracaat meydana getirilen ilde ikamet etmeleri gerekiyor.

İŞKUR tarafınca gönderilen listede yer edinen adayların kura çekimi 17 Mart Çarşamba 11.00’de Hakkaniyet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü Toplantı Salonu’nda noter huzurunda gerçekleştirilecek.

Adaylar Türkiye’yi de tesiri altına alan yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgını sebebiyle kura çekimine katılamayacak. Hakkaniyet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğünün Youtube kanalından canlı olarak yayınlanacak kura çekilişinin görüntüleri kayda alınacak.

ASIL VE YEDEK ADAYLAR 18-24 MART’TA BELGELERİ TESLİM EDECEK

Kura ile müracaat yapanlar arasından açık iş sayısının 4 katı aslolan ve aynı sayıda yedek aday belirlenecek, belirlenen adaylar Bakanlığın web sitesinden duyuru edilecek.

Bu kapsamda belirlenen aslolan ve yedek adaylar, istenilen belgeleri 18-24 Mart’ta Hakkaniyet Komisyonu Başkanlıklarına teslim edecek.

Sözlü sınava girecek adaylara ilişkin nihai sıralama Başkanlıkların web sitesinde duyuru edilecek.

Sözlü imtihan, adayların başvurdukları hizmet alanına ilişkin mesleki informasyon ve beceriler ile yürütmekle yükümlü olacakları vazifelerdeki yetkinliklerini ölçmeye yönelik ve eğitim düzeylerine uygun olarak yapılacak.

Sözlü sınavda başarıya ulaşmış sayılmak için 100 tam puan üstünden 60 puan alınması gerekiyor.

Başarı puanının eşitliği halinde sırasıyla adayın müracaat esnasındaki tahsil düzeyi esas alınmak suretiyle daha üst öğrenimi bitirmiş olana, tahsil düzeylerinin de aynı olması halinde mezuniyet puanı yüksek olana öncelik verilerek en yüksek puandan adım atmak suretiyle başarı sıralaması belirlenecek.


Okumaya devam et.

Gündem

Hatay’da yasa dışı bahis operasyonunda yakalanan 5 kişi tutuklandı


class=”cf”>

Siber Suçlarla Savaşım Şube Müdürlüğü ekiplerince 2 Mart’ta yasa dışı bahis operasyonu kapsamında yakalanan 21 şüphelinin güvenlik müdürlüğündeki işlemleri tamamlandı.

Sıhhat kontrolünün peşinden adliyeye sevk edilen zanlılardan 5’i tutuklandı, 16’sı ise özgür bırakıldı.

İl Güvenlik Müdürlüğü ekiplerince, yasa dışı bahis soruşturması kapsamında 19 adrese operasyon yapılmış 21 şüpheli gözaltına alınmıştı.

Adreslerdeki aramalarda 80 dijital materyal, bir ruhsatsız tabanca, iki ruhsatsız tüfek ile ortalama 250 bin lira para ele geçirilmişti.


Okumaya devam et.

Gündem

Düşünen bir CEO’nun gözüyle çöküşün nedenleri!


Fotoğraflar: VEDAT ARIK

İncelemenin baş kahramanı ‘Şirket’… ve ‘Şirket’ hasta! Neoliberal anlayış, iş dünyasını çökertti. CEO’lar, gelişme, kâr, EBITDA, performans diye diye, aslolan mevzuyu, insanı, çalışanı, örgütü, ürünü, kaliteyi, kısacası firmanın kendisini ve “işin özü”nü unuttular.

Mahalli yada fazlaca uluslu, en kurumsal, en büyük firmalar bile neoliberalizmin yıkıcı etkilerinden kurtulamıyor. Bir çok yanlış yönetiliyor; mühim bir kısmı batarken, bir kısmı da, misyonunu, vizyonunu, değerlerini yitirmiş bir halde savruluyor.

Yöneticilerin ve çalışanların yaşamlarının büyük kısmını geçirdiği “iş yeri” olarak şirket, giderek bunaltıcı, zevksiz, emek harcamayı itici hale getiren, boğucu ve her şeyden öte, insana aramış olduğu “anlam” dünyasını sunamayan bir varlık haline dönüştü.

Oysa başka bir şirket mümkün! Değişik bir çabalama, değişik bir varoluş, değişik bir strateji anlayışı; hem girişimciyi, hem yöneticiyi, hem de çalışanı, gerek insansal gerek ekonomik açıdan doygunluk edebilecek, insanoğlunun gerçek doğasına uygun bir yaşama anlayışına dayanan bir şirket mümkün!

Dr. Daniş Navaro, Şirket: Quo Vadis? – Çağdaş Firmanın Çöküşü ve Başka Bir Şirket Teklifi adlı çalışmasında; bir çok etken CEO’lukla geçen iş hayatındaki deneyimlerinden yola çıkarak, bilimsel niteliği olan ve kuramsal temelleriyle, günümüzdeki neoliberal çağdaş firmanın, “iyi şirket – kötü şirket” ayrımındaki örtük gerçekliklerini ve daha iyi, daha etkin ve daha mutlu bir şirket alternatifinin iyi mi mümkün olabileceğini ortaya koyuyor.

Felsefi Insanbilim alanında, Kapitalizm, Şirket, Kurum, Organizasyon, Emek verme, Yabancılaşma benzer biçimde mevzular üstünde bilimsel niteliği olan emek harcamalar yürüten; aynı çerçevede, “insan, iş – ürün, şirket ve dünya dörtgenini” mevzu eden araştırmalar yaparak seminerler gerçekleştiren Brass Çatı Sistemleri Yönetim ve İcra Kurulu Başkanı Dr. Daniş Navaro’nun, bu doğrultuda bilhassa yoğunlaştığı alanlar içinde; Liderlik, Çağdaş Yönetim ve Yöneticilik, Yeni İş Modelleri, Kariyer ve İş Felsefesi, Emek verme Dünyası, Rekabet, Çağdaş Kapitalizm, Stratejik Yönetim içeriyor.

Kariyer dergisinde, Perspektif adlı köşesinde “İş Dünyası ve İnsan” temalı aylık yazıları gösterilen Navaro’nun Kariyer ve Varoluş adlı bir kitabı daha bulunuyor.

ÇÖKÜŞ ÇAĞI’NIN İŞ DÜNYASINA ELEŞTİREL BİR SESLENİŞ!

– Her biri sizin de dikkat çektiğiniz suretiyle, ayrı ayrı bir kitap benzer biçimde okunabilme özelliğine haiz kitabınız altı bölümden oluşuyor. Okura bir ön rehber olması adına; özetlemek gerekirse hem bu bölümlerden hem de bilimsel niteliği olan ve kuramsal temellendirmelerin kitabın düzlemindeki yerinden bahseder misiniz?

Bu kitap, günümüzün tipik neoliberal çağdaş şirketine sorgulayıcı bir gözle bakan, bu firmanın iç dinamiklerini, deneyimlerim ve çeşitli bilimsel niteliği olan kuramlar temelinde inceleyen bir çabalama. Ek olarak, daha geniş bir anlamda, iş yaşamına, çabalama yaşamına ve de şirketlere eleştirel temelde bir sesleniş aslına bakarsak.

Kitapta, hepimizin iş hayatlarında, çalıştığımız şirketlerde karşı karşıya kaldığımız günlük ve ergonomik sorunları ele almak istedim.

Günümüzün yırtıcı ve bilinçsiz rekabeti temel alan neoliberal felsefesine tutsak olmuş bir halde yönetilen bir çok firmanın, fena yönetildiğini, hedeflerine ulaşamadığını, verimsiz ve başarısız bulunduğunu yaşadığımız sayısız örnekte görüyoruz. Bu firmalar, yapıları, amaçları, yanlış yönetim ve operasyonel stratejileri, insana ve çabalama sürecine bakışları itibarı ile büyük bir çöküş çağına giriş yaptılar.

İşvereniyle, yöneticisiyle, çalışanıyla, emekçisiyle, tüm paydaşlarıyla giderek gerilen, stres ve mutsuzluk yaratan, varoluşsal anlamını yitiren bir şirket ve daha da ötesi iş yaşamı olgusuyla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Fakat doğal ki bunun alternatifi de mevcut ve kitap umutla, kuantum-şirket kavramlaştırmasıyla bu mevzuda da bir çözüm öneriyor, yeni ve bambaşka bir şirket teklif ediyor.

SOYUT VE SOMUT ALANDA ŞİRKET OLGUSU

Kitabı dört ana mevzu çevresinde kurguladım. Ilk olarak, büyük resmi, büyük resmin temel unsurları olan iktisat, kapitalizm, neoliberalizm, postmodernizm benzer biçimde olguları özetlemek gerekirse özetledim. Zira büyük resmi bilmeden, anlamadan, kendi iş hayatımızda, şirketlerimizde başımıza gelenleri, olan bitenleri gerektiği benzer biçimde anlayamayız diye düşünüyorum.

Bir yöneticinin, finansal olarak yetkin ve başarıya ulaşmış olması yetmez. Sistemin derin dinamiklerinin ve bu dinamiklerden meydana gelen neden-sonuç ilişkilerinin firmanın günlük hayatına etkilerinin ileri düzeyde bilinmesi icap ettiğini savunuyorum.

Arkasından, şirketi soyut ve somut iki alana ayırarak inceledim. Soyut alanda, iş fikri, misyon, vizyon, değerler, anlam benzer biçimde fazlaca firmanın ehemmiyet veriyor benzer biçimde gözüktüğü fakat zorda kalmış olduğu anda bir gecede feragat etmiş olduğu olgular bunlar. Oysa iyi ve sağlam firmanın temeli her şeyden ilkin ilkeleri, duruşu ve bütünlüğüdür.

ŞİRKETLER ESAS NEDEN BATAR?

Şirketlerin mühim bir kısmı, stratejik yada operasyonel problemler yüzünden batmaz; vizyonsuzluk, ana misyonu terk etme, kıymet erozyonu benzer biçimde şeylerden batar fakat bir şirket batarken de, mesela “vizyonunu yitirdiği için battı!” diye bir haber duymazsınız medyada!

Somut alanda ise, tamamen günümüzdeki averaj firmanın uygulamalarına odaklandım. Bir firmanın eylemlerinin arkasındaki temel yönlendiricilerden olan etik alandaki uygulamalar, başarıya ulaşmış bir üretim ve rekabet için stratejik ilkeler, insan-çalışma-üretim-ürün ilişkisinin iyi mi olması gerektiği, bilhassa günümüzde fazlaca popüler olan hedef temelli performans sistemlerinin pozitif yönde ve negatif yönleri ve buna bağlı olarak hakiki anlamda kuvvetli bir performansın koşulları ve niteliği, çalışanın özniteliklerini gerçek anlamda sergileyebileceği bir yaratıcı emek ve bunun sonucunda oluşan inovasyon olgusu ki firmanın sürdürülebilirliği için en temel süreçlerden biridir ve buna benzer, bir şirketi iyi ya da fena meydana getiren unsurlar kitapta tartışılıyor.

CEO GÖZÜYLE ÇÖKÜŞÜN NEDENLERİ

Gene, bir çok firmanın genel anlamda bilinçsiz bir halde kurumsallaşma bahanesiyle içine düşmüş olduğu, siyaset, raporlama, gider tasarrufu, düzmece indirime dayanan fiyat politikaları benzer biçimde birer saplantıya ya da dogmaya dönüşmüş fakat şirkete genel anlamda yarar değil zarar getiren, alanında aşırılaşmış ve amacından sapmış uygulamalara bir CEO olarak eleştirel bir gözle yaklaştığım bir bölüm var.

Gene fazlaca mühim bir mevzu, kim bilir en önemlisi, etik aklın iş dünyasında müthiş bir çöküş içinde olduğu gerçeğidir. Oysa etik akıl, bir firmanın başarısındaki öncül koşuldur. 2008 krizi, kökeni itibarıyla tam anlamıyla etik aklın çökmesi sonucu patlamış bir krizdi.

CEO olgusu artık, yönetim ve liderlik alanında, bana gore son aşama yanıltıcı bir halde, efsanevi ve akıldışı bir boyuta ulaştı. “CEO, kimsin sen? isimli ara bölüm, ticari ve bilge CEO ayrımı temelinde bu pozisyon ve kişiyle ilgili çeşitli saptamalarda bulunuyor.

DİSİPLİNLER ARASI BİR ÇALIŞMA

Dördüncü ve son boyutta da, kuantum-şirket adını verdiğim, günümüzde az da olsa örnekleri oluşmaya başlayan, merkeze insanı koyan ve işe, iş dünyasına, piyasaya, rekabete çok farklı ve bütünlüklü bir bakış açısı getiren yeni bir şirket olgusunu inceledim. Bu şirket hem finansal hem de insansal ve toplumsal temelde başarılı olma potansiyelini bağrında taşıyan bir şirket.

Akademik temelde, genelde, işletme ve felsefe disiplinlerinden yararlandım. Kavramsal boyutta, konularımı, bütün-parça, amaç-araç, nitelik-nicelik eksenlerine de başvurarak incelemeye çalıştım.

McGregor, Maslow, Gorz, Marx, Olmann, Barrett, Lencioni, Kotler, De Gaulejac, Kuçuradi, Laloux, Senge, Robertson ve benzeri ekonomipolitik sistemler, iş ve üretim dünyası üzerine çalışmış düşünürlerden ve onların kuramlarından faydalandım.

Ayrıca, bulgularımı gerek kendi deneyimlerim gerekse de çeşitli somut vaka ve örneklerle desteklemek istedim.

‘NEOLİBERAL ŞİRKET, İNSANI YIKAR!’

– İnsanın doğasına uygun bir şirket alternatifinden hareketle başka bir şirket mümkündür vargınızı açar mısınız?

İnsan, kendine has yetenekleriyle, becerileriyle, bilgileriyle, arzularıyla var olan bir canlı. İnsan hem toplumsal hem de bireysel bir varlık. Belli bir eğitimden, öğretimden geçtikten sonra belli bir yaşa ulaştığı andan itibaren gelişmiş özgüçlerine ve bir kapasiteye sahip. İdealleri, hayalleri, umutları, arzuları var; yaparken kendini mutlu ve iyi hissettiği iş ya da işler var, değişik alanlarda başarı gösterebileceği geniş bir potansiyeli var.

Bu çerçevede, her bir kişinin/çalışanın belli bir doğası söz konusu ve ancak kendi doğasına uygun bir yaşam sürdüğü, kendi doğasına uygun bir işte çalıştığı, kendi doğasına uygun bir üretim yaptığı zaman kendini başarılı ve mutlu hisseder insan.

Ne var ki, günümüzün şirketi, her şeye, verimlilik, maliyet, para, kâr üzerinden bakan tipik neoliberal şirket, iş süreçlerini insan doğasına uygun bir şekilde tasarlamıyor. Şirketin çıkarlarını ya da elde edeceği toplam faydayı, tek tek kişiler ya da çalışanları üzerindeki yıkıcı etkiyi hesaba katmadan elde etmeye çalışıyor.

Teklif edilen işin çalışanın gözünde ne anlam ifade edeceğini hiç düşünmüyor. Varsa yoksa, kâr, büyüme, performans.

‘SADAKAT SAKATLANDI. GENÇLER O ŞİRKETLERİ İSTEMİYOR’

Samimiyet, şeffaflık, kazan-kazan ilişkisi, karşılıklı güven, şeffaflık, adalet, hakkaniyet gibi temel değerler çok büyük bir hızla yitiriliyor. Sadakat, neoliberal uygulamalarla çok büyük zarar gördü. Kariyerlerine yeni başlayan gençler, kesinlikle böyle şirketlerde çalışmak, kalmak istemiyorlar.

İnsan doğası, samimiyet, güven, huzur ister; hayallerini gerçekleştirmek ister, sevdiği işte çalışmak ya da yaptığı işi sevmek ister; en önemlisi kendisi için anlamlı olanı ister.

Çok sevdiğim bir saptama var: Martin Buber, “Between Man and Man”’de insana seslenerek, “neden olacağın şeyi olmadın” diye bir suçlama yapar ve bu suça “varoluşsal suç” adını verir.

Aristoteles’e gore zeytin tohumu doğası itibarıyla mecburi olarak zeytin ağacına dönüşerek yaşamını gerçekleştirir. İnsan kişisi de normalde her ne olacaksa onun tohumlarını potansiyelinde barındırır fakat kendi kabiliyet ve becerilerinin öngördüğü işleri yapmadığı süre müthiş bir yabancılaşma, yalnızlaşma ve mutsuzluğun içine düşüyor şundan dolayı potansiyeli gerçekliğe kavuşamıyor. Akıllı bir firmanın bu durumu göz önüne alması gerekiyor.

NEOLİBERAL-MAKİNE ŞİRKET!

– Neoliberal paracı seviye hiç kimseye ve geleceğe ne vaat etmiyor? Neoliberal makine-şirket olarak nitelediğiniz neoliberal çağdaş firmanın mühim özelliklerini ve neoliberalizmin kimliklerin, insanoğlunun ve toplumun anlam dünyası üstündeki yıkıcı etkilerine ilişkin değerlendirmelerinizi birazcık daha açar mısınız?

Neoliberal-makine şirket ilk olarak merkeze insanı koyan bir şirket değil. Hatta insanı genel anlamda, McGregor’un meşhur X Şirketinin yaklaşımındaki benzer biçimde, çalışmaktan kaçan, tembel, kandırmaya yönelik, sorumluluktan çekinen, kendini motive edemeyen, emek vermesi için başlangıcında illa da bir yönetici olması ihtiyaç duyulan bir varlık olarak görüyor. Bu yaklaşım esasen çalışanın şirketle/işverenle itimat ilişkisini baştan zedeleyen bir biçim.

Gene bu şirket, Newtoncu, Kartezyen bir anlayışla, parçacı, indirgemeci, nicelikçi, atomist bir iş felsefesine haiz. İşe, çalışanlara, paydaşlara, sisteme bütünlüğü içinde bakmıyor. Fertleri, departmanları, vizyonu ve stratejisi birbirinden kopuk ve tutarsız, sık sık değişen bir görüntü veriyor.

Üç-beş ayda bir, bütçe, strateji, taktik değiştiren, ne olduğu belli olmayan, çalışanıyla, ürünüyle, çevresiyle organik bir ilişki kuramayan bir şirket bu.

Neoliberal makine-şirket sert bir bürokrasiyle, denetim süreçleriyle, açıkça söylemediği, fakat aslına bakarsak bir baskı ve yönetim aracı olarak kullandığı performans odaklı sistemleriyle, anormal ve gerçekçi olmayan hedefleriyle, uç düzeye ulaşan bir verimlilik ve maliyet tasarrufu saplantısıyla yönetilen bir şirket türü. Gücü merkezde toplayan, çalışanın özerkliğini, özgürlüğünü, yaratıcılığını önleyen, frenleyen, bastıran bir felsefe ve uygulama anlayışına haiz.

SALT NİCELİKLERDEN MÜREKKEP, BİR ‘SAÇMA DÜNYA’!

Dayanılmaz ve gereksiz bir boyuta ulaşan, ne işe yaradığı, kimin tarafınca okunduğu belli olmayan ve sonuçlara pozitif yönde tesiri kesinlikle doğrulanamayan bir raporlama süreci gene bu firmanın temel özelliklerinden. Bu şirket gerçekliği yalnız sayılar, miktarlar, nicelikler üstünden çözümlemeye çalışıyor; niteliği, karmaşıklığı, derinliği, bütünü ya da parçanın bütünle ilişkisini hep gözden kaçırıyor.

Sözgelişi, neoliberal firmanın finans yöneticisi, üretimi devam ettirebilmek için satın alınması ihtiyaç duyulan bir makinenin ya da bir aletin, örneğin bir forkliftin, şirkete getireceği “ek kâr” benzer biçimde operasyonel olarak son aşama anlam ifade etmeyen -çünkü onsuz üretim esasen yapamayız- gereksiz ve süre kaybettiren bir hesaplama içine girebilir. Tam bir “saçma” dünya!

Neoliberal firmanın uzamı, kısa hatta fazlaca kısa vadedir. Amacı, en kısa vadede hisse kıymetini arttırmak, nakit girişini maksimize etmek; varsın orta ve uzun solukta firmanın geleceği riske girsin, mühim değil! Giderek kısalan bir vade anlayışı, firmanın varlığını sürdürebilmesi için orta ve uzun dönemdeki riskleri, yapması ihtiyaç duyulan yatırımları göz ardı ediyor.

NEREDE KALDI İNSAN, NEREDE KALDI TAKIM ÇALIŞMASI!

İşleri de devamlı basitleştirerek ufak parçalara ayırmak ve böylece işi niteliksizleştirerek işgücü maliyetini azaltmak, uzun erimli ya da müddetsiz iş sözleşmesinden kaçınmak, çalışanın aleyhine her türlü esneklik (görevlendirmeler, süre ve mekan, ücretler, iş yetkinlikleri, iş güvencesizliği vb) bu firmanın giderek belirginleşen özelliklerinden.

Kaide, ölçü tanımayan, faydayı, çıkarı yalnız kendine yoran bir anlayış bu. Nerede temel değerimiz olarak insan, nerede ekip emek vermesi, nerede paylaşım, nerede beraberlik, bütünlük?

Ek olarak bir firmanın operasyonel olarak başarıya ulaşmış olması anlamında da bu uygulamaların bir çok bilhassa orta ve uzun dönemde batışı getiriyor; şundan dolayı çürük bir misyon ve vizyon, adaletsiz, eşitsiz ve kuşkuya dayanan bir işveren – çalışan ilişkisi, yanlış rekabet stratejileri, motive olamayan ve yalnız para için çalışanlardan, yapmış olduğu işten zevk almayan çalışanlardan oluşan bir organizasyon firmanın sonu anlama gelir.

ÇALIŞANLAR HEM TEDİRGİN HEM MUTSUZ!

– Bu süratli çağ değişiminde bu şekilde gittiği takdirde insanları daha neler bekliyor sizce? Öngörüleriniz?

Şirketlerin kendisi belli bir süre sonrasında satılacak bir mala, metaya dönüştüler bu sistemde. Bu da hiç kimseye itimat vermiyor artık. Belirsizlik duygusu çalışanı fazlasıyla tedirgin ediyor.

Dünyanın gidişatına doğal olarak ki makro düzeyde tesir edemezsiniz. İnsansız çabalama sistemleri, suni zekanın giderek iş dünyasında artarak kullanılması, mekanikleşme, dijitalizasyonun getirmiş olduğu sanal uygulamalar, çalışan bir varlık olarak insanı bekleyen durumlar benzer biçimde gözüküyor.

Fakat gene de bir insan dünyasından bahsediyoruz. İnsan yaşamak için üretmek zorunda olan bir varlık. Her bir sektör teknolojik, dijital ve yeni gelişmelerden değişik oranda hisse alacaktır. Fakat sanırım, tam-insansız bir üretim ve çabalama yaşamına ulaşmak için daha uzunca bir süre var.

Dolayısıyla, uzun solukta başarıya ulaşmış olmak isteyen ve hayatta kalmayı amaçlayan firmalar, ne olursa olsun, iç sistemlerini, iş süreçlerini, insan doğasını göz önüne alarak, oluşturmak ve organize olmak zorundadırlar diye düşünüyorum. CEO’ların aslolan sorumluluğu esasen insana layık bir iş dünyası oluşturmak değil midir?

VAROLUŞÇU ÇALIŞMA!

– Salt ekonomik anlamda genel kabul gören bir şirket terimi, asal ögesi insanoğlunun doğasını inkâr ederek hedefe varmaya çalışıyor, evet. Buraya kadar tamam! Şu şekilde soralım; peki bunun nesi kârlı kısaca nereye kadar?

“Salt para kazanmak için üretim yapmak” amacıyla kurulan şirket ile “Bir amaç/ideal doğrultusunda üretim yapmak” mottosuyla kurulan şirket içinde büyük bir fark var.

İnsanlar, belli bir maddiyat ya da refah düzeyine ulaştıkları andan itibaren para kazanmak için çalışmazlar, belli bir noktadan itibaren “az kazanmak-çok kazanmak” kariyerde, iş performansında belirleyici unsur olmaktan çıkar.

Mühim olan kişinin bir tür “özden üretim” gerçekleştirmesi ve bir anlam ardında koşmasıdır. Kısaca, insanoğlunun, becerilerinin, yeteneklerinin, bilgisinin, dürtülerinin, enerjilerinin, yüreğinin gerektirdiği, doğruladığı işi yapmasıdır. Buna ben “varoluşçu çalışma” diyorum.

Fert bir insan olarak, türlü özelliklerini sergileyebileceği, kendi doğasının gerektirdiği, bir anlamda zorunluğu kıldığı üretimleri sergilerse yaptığından haz almaya, mutlu olmaya adım atar, varlığını hisseder. Böylece, kalite ve verimlilik de artar, hedeflere, başarıya ulaşılır. Emek verme, zorla, istemeden yaptırılan bir şey olmaktan çıkar.

KÖTÜ ŞİRKET-İYİ ŞİRKET!

Yalnız geçim amacıyla çalışılmakta olan firmalar ya da iş süreçleri çalışanı pek memnun eden bölgeler değildirler. Yalnız ticari hedefleri olan, iş yerini bir yaşama alanı olarak göremeyen, çalışanlarına, kendilerini gerçekleştirebilecekleri, haz alacakları işleri teklif edemeyen ya da bu ilkeyle işleri tasarlayamayan, düz bir mantıkla ödül-ceza performans sistemlerine dayanan, ek olarak artık-değeri ya da toplam kârı, çalışanın refahını, insana layık bir yaşam sürmesini düşünmeden, türlü ve imgesel gerekçelerle eşitsizce paylaştıran şirket, fena şirkettir.

İyi şirket, firmanın gerek finansal çıktılarını, gerekse de başta çalışanlarının olmak suretiyle yakın çevresindeki tüm paydaşlarının insani varoluşlarını refah ve mutluluk temelinde gözetebilen, uzun solukta gerek firmanın bir kurum olarak gerekse de çalışanın bir kişi olarak çıkarını ya da elde edeceği faydayı dengeli ve hakkaniyetli bir halde ençoklayabilen şirkettir.

Unutulmamalıdır ki, şirketleri tek tek insanoğlu meydana getirirler ve bu insanların tek tek her birinin kendini işine adaması ve emeğiyle hedeflenen üretim yapılabilir. Aksi takdirde şirket diye bir şey ortada kalmaz.

İNSANİ BİR ÖNERME; KUANTUM ŞİRKET (BÜTÜNLÜKÇÜ ŞİRKET)

– Bu bağlamda ‘kötü şirket’ kısaca ‘modern neoliberal makine-şirket’in yerine getirdiğiniz bütüncü şirket, ‘kuantum şirket’ önermenizi ve bu önermenin yaşama geçirilebilirliğini değerlendirir misiniz?

Kuantum adlandırmasını, tahmin edersiniz, kuantum fiziğinden esinlenerek koydum. Kuantum-şirket, bütüncü bir şirket felsefesini temsil eden, vizyonuyla, misyonuyla, değerleriyle, işverenleri ve çalışanlarıyla, tüm paydaşlarıyla, içinde bulunmuş olduğu piyasayla, varlığını bir sistem anlayışıyla içselleştiren, algılayan ve stratejisini bu anlayışa gore uzun vade temelinde yapılandıran bir şirket.

Suni ve zorlama hedeflere haiz olmayan, düşman-rekabet değil, dost-rekabeti benimseyen, inovasyonu samimi anlamda ve sabırlı bir yaratıcılık felsefesiyle sahiplenen, firmanın tüm çalışanlarını ve departmanlarını birbirleriyle dinamik ve karşılıklı besleyici bir ilişkiler ağı olarak kabul eden, insan alın terine kıymet veren bir şirket.

Bu şirkette, neoliberal-makine şirketteki benzer biçimde, genel anlamda zorlama, suni bürokrasiler, gereksiz, süre ve enerji tüketici iş süreçleri, anlam ifade etmeyen planlamalar, sonu gelmeyen ve yukarıdan dayatılan performans hedefleri, aynı dönem içinde devamlı değiştirilen bütçeler, iki yüzlü, yalan ya da gerçeği tamamlanmamış ya da saptırılmış boyutlarıyla ileten söylemler, çalışanın özgürlüğünü, yaratıcılığını önleyen süreçler mümkün mertebe yok edilmiştir ve hedef doğal ki bu türden olumsuzlukları tamamıyla sıfırlamaktır.

Bu şirket, piyasaya da, iş yaşamına da, büyük sisteme de kendini oluşa bırakarak tam bir doğallık içinde katılan, data ve profesyonellik temelli, varoluşçu çabalama ilkelerine dayanan amatör ve tutkulu bir performans anlayışına haiz bir şirket. Şirketi ve iş dünyasını, bir dinamik ve karşılıklı ilişkiler sistemi olarak kabul ediyor.

Müessese misyonu ve vizyonuna sadık, değerlerinden, zorluklarla karşılaşsa bile vazgeçmeyen, kısaca değerlerini, misyonunu, stratejisini kâra, “ebitda”ya, nakit girişine feda etmeyen, bilgiye, bilime, tekniğe, teknolojiye ehemmiyet veren, merkeze tamamen insanı ve emeği koyan ve insanına güvenen bir şirket.

Kuantum-şirkette insan alelade bir kaynak değil, tam tersine insan, tüm kaynakları insanca yönetmesi ihtiyaç duyulan yüce ve zor bir mesuliyet verilmiş bir göreve haiz. Aslına bakarsan, Peter Senge benzer biçimde ben de, “İnsan Kaynakları” departmanı adını yadırgıyorum, bunun yerine, “İnsan Departmanı” yada benzer bir isim öneriyorum. Pratiğe baktığımızda fazlaca sayıda olmasa da bunun örnekleri dünyada var, kitabımda açıkladım.

‘KUANTUM ŞİRKET ZOR AMA İMKÂNSIZ DEĞİL!’

Ek olarak, pratikte, şirketleri siyah-beyaz ayrımındaki benzer biçimde makine-şirket, kuantum-şirket olarak da ayırmak her durumda mümkün olmayabilir şundan dolayı bazıları çeşitli uygulamalarıyla bu ikisi içinde yer alabilirler.

Kuantum-şirket, hem üst düzey ve felsefi bir iş insanlığı ve iş dünyası bilgisi, yüksek yetkinlikler, sağlam bir misyon ve vizyon ve kuvvetli ve dağıtılmış liderlik temeli üstünde yükselebilecek bir üst-şirket türü. Zor fakat imkânsız değil. Bilhassa günümüzün yırtıcı rekabet dünyasında, sadece bilgelik ve cesaretle yönetilebilecek bir şirket.

Kuantum-şirket üst versiyonuyla, anlam ve kıymet dünyasını, yıl sonunda açıklamış olduğu finansal bilançoyla değil, çalışanlarının ve paydaşlarının mutluluğu, refahı ve sektörüne, ülkesine ve insanlığa yapmış olduğu katkıyla somutlaştıran bir şirket.

Kuantum-şirket tam anlamıyla bir “işletme” olmaktan öte, bir “iş yeri”. Emek verme olgusuna bakışı da kökten değişik. İşin, üretimin yapıldığı, varoluşçu, özdenüretimci çalışmanın gerçekleştirildiği kıymet temelli bir şirket; ek olarak burada yalnız insanların çalışmadığının fakat insanların “çalışarak yaşadığının” bilincinde olan bir şirket.

‘YAŞAMA BÜTÜNCÜL BİR ANLAYIŞLA YAKLAŞIRIM’

– ‘Şirket-Quo Vadis?’ ne denli ruhsal, felsefi, ne denli disiplinler arası bir kitap olarak nitelenebilir?

Kitapta, hem ekonomi hem felsefe eğitiminden geçmiş ve iş yaşamını bilfiil yönetici ve CEO olarak yaşayan biri olmamdan dolayı, bilimsel niteliği olan olarak bilhassa işletme disiplininden faydalanıyor; fakat insan faktörünü ön planda tutan yaklaşımımla da, insan ve varoluş felsefesine sık sık başvuruyorum.

Kavrama, kavramsal bilgiye, kurama fazlaca ehemmiyet veririm; kavramsal zemini, kuramı anlamadan, çözümleyemeden, niçin netice yasalarını algılayamadan ergonomik hayatta olan bitenleri etkili bir halde kavramamız güdük kalır diye düşünenlerdenim.

Ben hususi hayat-iş hayatına da bütüncü bir anlayışla yaklaşırım. Bilimsel bir bakışla, ekonomi, işletme, felsefe, toplumbilim, psikoloji benzer biçimde disiplinler, iç içe geçmiş bir halde, yöneticiye, bir şirketi ve iş yaşamını daha kuşatıcı, bütünleyici ve derinlikli bir kavrama olanağı sunarlar diye düşünüyorum.

İNSANIN İKİ AÇLIĞI; EKMEK VE ANLAM!

– Anlam mevzusu da fazlaca ‘anlamlı’ kuşkusuz. İncelemenizde bu aşkın-amaç haline, insanoğlunun koşulları değiştirebilme gücüne ve her insanoğlunun kendi anlam macerasının ardında koşmasına, anlamın insanoğlunun çabalama yaşamındaki yerine ilişkin değerlendirmeleriniz de mühim..

Anlam, elde edilmiş, haiz olunan, amaçlanan bir şeyin, öznesinin algısında bir tür kıymet olarak karşılığıdır. Oğuz Atay, “Tutunamayanlar’ da, “Anlam kadar insanın hayatını zehirleyen bir kavram yoktur” demişti. Oldukca doğru, şundan dolayı anlamsızlık insanı tam bir boşluğa sürükleyen tehlikeli bir şey.

Biliyoruz ki, iş yaşamının kendi başına bir anlamı yoktur. Ona anlam atfeden insandır. Kimi para için, kimi statü için, kimi üretimin, işin kendisi için, kimi bir yenilik buluş etmek için, kimi topluma yararlı olmak için çalışır. Sonuçta, meydana getirilen işin bir “anlam”a değmesi gerekir.

Richard Leider, insanoğlunun iki açlık türüne haiz bulunduğunu söylemişti: Ekmek açlığı ve anlam açlığı. Kazancı bilhassa belli bir maddi düzeyin üstüne çıkmış olduğu andan itibaren, çalışan, bir üst-amaç oluşturur; bu üst-amaç, daha ziyade, insanla, insanlıkla, toplumla ilgili bir amaçtır genel anlamda. Firmanın misyon ve vizyonunun ana görevi de esasen budur; bu üst-amacı kısaca anlamı taze tutmak, çalışanların gözünde firmanın faaliyetine bir aşkın-hedef atfetmek.

‘ŞİRKET, ÇALIŞANA BİR ANLAM DÜNYASI SUNMALI’

Kazancakis, “Hayatıma bir amaç vermezsem eyleme nasıl geçebilirim?” diye sormuştu. İş hayatında da, bir çalışanın, gerçek anlamda eyleme geçmesi, hakiki manada performans göstermesi, kendi kendini motive edebilmesi için, şirket liderliğinin ona bir anlam dünyası sunması zorunludur. Para ekonomik hedef ise, anlam insani hedeftir ve anlam, paradan üstündür.

Çalışan, kendi emeğiyle ürettiği ürünler ve hizmetler üstünden insansal boyutta toplumla ve insanlıkla ilişki kurar, kendini var eder, rahat ve maddi mevcudiyetini aşar, yaşadığını hisseder, bir bakıma insan olarak varoluşunu doğrular.

Çalışan, varlık sebebi ile yapmış olduğu iş içinde bir anlam köprüsü kurmalıdır. Aksi takdirde mutlu olması imkansız. Benim varoluşsal çabalama söylediğim çabalama türünün omurgası anlam terimi üstüne oturur.

Büyük performanslar, şahıs yapmış olduğu işin direkt niteliğini ya da neticelerini, kendisini aşan büyük bir amaçla ilişkilendirebilirse, bu şekilde bir bağ kurabilirse, bu şekilde bir anlam dünyası oluşturabilirse gerçekleşebilir. Büyük sporcular, düşün insanları, liderler, iş insanları, hep bu düzlemde bir aşkın-amaç ve anlam ardında hiçbir hususi çıkar gütmeden hayatları süresince koşmuş erdemli insanlardır.

‘MARX’IN İNSAN FELSEFESİNİ ÇOK ÖNEMSİYORUM’

– Şirketleri hastalandıran, insanı yok sayan ekonominin düpedüz bir ideolojiye dönüşmesini ve finans kapital belasını irdelerken, karşı düşüncelerinizi Marx’ın insan felsefesiyle ne yönde bir umutla birleştiriyorsunuz?

Marx’ın insan felsefesini fazlaca önemsiyorum. Marx’ın kapitalizm eleştirisi ve bu bağlamda insanoğlunun varoluş koşulları hakkında yapmış olduğu çözümlemeler fazlaca kıymetli ve halen geçerli. Marx, insanı içinde bulunmuş olduğu paracı sistemle bütünlüğünde değerlendirir.

Paracı sistemde Marx’ın insan ile alakalı söyledikleri büyük oranda halen geçerlidir, şirketlerin koridorlarında “Marx’ın hayaleti dolaşır” dersek pek de abartmış sayılmayız.

Yabancılaşma kuramı önemlidir mesela; insanoğlunun, bilfiil emek enerjisini harcayarak dahil olduğu üretime, bu üretim vasıtasıyla elde etmiş olduğu ürününe, çabalama arkadaşlarına ve son kertede kendi insani özelliklerine yabancılaşmasının somut örnekleriyle dopdoludur çağdaş iş yaşamı. Ne büyük trajedi değil mi?

Alternatif bir bakış açısıyla madalyonun öteki yüzünü son aşama etkin kavramlarla açığa çıkartmıştır Marx:

Emek ile emek gücü ayırımı, kapitaliste satılarak özniteliğini ve varoluşsal amacını kaybeden yabancılaşmış emek, bilimsel temelde sömürünün iyi mi ortaya çıkmış olduğu… Klasiklerin “kâr” olarak tanımladığı süreci “artık-değer” olarak kavramlaştırması…

Değişiklik ve kullanım kıymeti… Üretimin amacının ticarileşmesi ile yaşanmış olan metalaşma, paranın hangi koşullarda sermayeleştiği… İktisadi süreçte elde edilmiş değerin paylaşım esasları… Yabancılaşma, derslik, hususi mülkiyetin doğurduğu sonuçlar… İnsan ve ürettiği ürün arasındaki ontolojik ilişki… Güçler, gereksinimler ve arzular olarak insanoğlunun çözümlenmesi… Tarihsel maddecilik…

Tamamı iyi bir yöneticinin, içinde bulunmuş olduğu sosyo-ekonomik sistemi etkin olarak çözümleyebilmesi, başına gelenleri anlayabilmesi (mesela ekonomik krizleri, sistemin bir kriz rejimi bulunduğunu) şirketini daha iyi yönetebilmesi, insanı merkeze koyabilmesi için bilmesi, kavraması, içselleştirmesi ihtiyaç duyulan kavramlar, olgulardır.

İDEOLOJİK İKTİSAT VE FİNANS KAPİTAL CANAVARI!

Maalesef ideolojik ekonomi, bir çok yöneticinin bu kavramlardan uzak kalmasını, bunlarla tanışmamasını hedefliyor. Netice olarak da nispeten güdük kalmış, vizyonsuz, dağın arkasını göremeyen, içinde bulunmuş olduğu sistemin, büyük resmin derin dinamiklerini tam olarak kavrayamayan, her kriz çıktığında ne yapacağını bilemeyen yöneticilerle karşılaşıyor ve aslına bakarsak sıhhatli ve başarıya ulaşmış bir halde ilerleyebilecek birçok işletmenin yönetim yanlışları, çok kötü stratejiler ve etik dışına kayan uygulamalar yüzünden yok olduğuna şahit oluyoruz.

Finans kapital, kapitalizmin “canavarlaşma” aşaması benzer biçimde bir şey! O, bir deyişle, “babalarımızın” kapitalizmi değil artık! Eskilerin hayallerini gerçekleştirmek için tüm hayatlarını adadıkları, patronuyla, işçisiyle, müşterisiyle, tedarikçisiyle emeklerini harcadıkları, insanlığı, yüreği de hesaba katan bir şirket tipi değil artık. Bu çoktan bitti esasen.

FİNANS KAPİTAL İÇİN İNSAN YOK, KÂR VAR!

Finans kapital yönetimi, aslolan derdi bir şeyler üretmek olan ekonomiler, firmalar için bir çok süre bir belaya dönüşen sıkıntılı bir süreçtir. Zira işletmenin esas amacını arka plana atan, işletmeyi yalnız para, nakit, kâr üretme yolunda bir vasıta olarak gören, organizasyonu ve çalışan insanları yok sayan, işletmenin kendisini bile satılması ihtiyaç duyulan bir mala dönüştüren bir anlayışa haizdir.

Finans bu aşamada, bir iş olarak üretim süreciyle pozitif yönde ve yapıcı bağını, katkısını, aslolan amacını terk ederek kendinde amaca dönüşür, iş ile bütünlüklü ilişkisini bırakır ve şirket açısından yıkıcı süreç bu şekilde adım atar.

Birazcık sert bir halde eleştirmek istersek, finans kapital için ne organizasyon, ne insan, ne çabalama, ne emek, ne makine parkı, bina vb. ne de değerler, misyon, vizyon vardır; finans kapital için geçerli olan şey, genel anlamda, ebitda, kâr, yatırımın geri dönüş süresi, karlılık oranı, sektörden çıkış zamanı ve benzer finansallardır.

İnsanlar sadece bu finansalların hizmetinde ya da emrindeki buyruk erleri olmaktan ileriye gidemezler bu sistemde. Sadece şirkete bir insanoğlu birliği olarak baktığımızda, insanı bu aşama yok sayan bir sistemde, insan çalıştırmanın zorluklarını, artan sadakatsizliği, yüksek çalışan devir oranlarını, verimsizliği, etik dışına taşan sayısız uygulamayı, iflasa sürüklenen şirketleri üzülerek görüyoruz.

‘CEO OLARAK SÜREÇLERE ÖNEM VERİRİM’

– Kitabınızda CEO’luğun yakın geçmişine de iki ayrı bölümde yer veriyorsunuz. Başarı göstermiş kariyeriniz süresince iyi mi bir CEO olmayı hedeflediniz? Tecrübe etmek, yaşama geçirmek istediğiniz neler kaldı? Bir CEO’nun handikapları ve iyi bir CEO olmanın yolları nedir?

Ben CEO olmayı hedeflememiştim. Her şey kendi kendine gelişti. Hayata hep bütünlükçü ve oluşçu bakan biri oldum. Doğal ki hedeflerim ve hedeflere ulaşmak için stratejilerim olmuştur. Sadece ben hep “yolda olan” biri olmayı yeğledim.

Bilgilerimi ve becerilerimi yeteneklerim doğrultusunda geliştirmeye çalıştım. İşimi iyi halletmeye çalıştım, hep işime ve de samimi bir halde odaklandım. İşimle aramda ciddi bir ilişki vardır, ona saygı duyarım, sevgi beslerim, işime karşı sorumluluklarımın bilincinde oldum devamlı.

Ek olarak yeteneklerimi keşfedip hep onların beni taşımış olduğu alanlara yöneldim, hususi bir çıkar gütmeden, bundan ben ne kazanacağım diye sormadan. İçsel motivasyonu yüksek biri oldum; dışarıdan verilmiş hedefler beni pek ilgilendirmez şundan dolayı ben esasen iş için doğru olanı, en muhteşem ve ciddi şekilde yapmayı hedefleyen, yüreğimle çalışan ve bu yolda vazgeçmeden azimle ilerleyen biriyim.

Sonuçlardan ziyade süreçlere ehemmiyet veririm, sürece odaklanırım, başka bir deyişle emek harcamadan elde edeceğime değil, çalışmanın kendisine, çabalama esnasında yaşayacaklarıma, deneyime, işten aldığım keyfe, işi iyi halletmeye odaklanırım. Sonuçlar esasen kendiliğinden oluşuyorlar.

Bütünden kopmadan çalışmak, ara ara durup “ben bu işi neden yapıyorum, bu yaptığım neye hizmet ediyor?” benzer biçimde sorularla bütünün kendisiyle ilişkiyi tazelemek, varoluşumu anlamlandırmak açısından benim için fazlaca mühim.

‘BENİM İÇİN SEVGİ İLKESİ TEMELDİR!

Yine sevgi ilkesi benim için temeldir. İşimi sevmem, şirketimi sevmem, paydaşlarımı, çalışma arkadaşlarımı, patronumu sevmem, kendimi de sevmem gerekir; sevgi üzerinden varlıkla, var olanlarla bağ kurmak benim için çok haz ve huzur vericidir.

İşletme, iktisat ve benzeri yüksek öğrenimler ve de iş bilgisi iyi bir CEO olmak için yeterli şeyler değil bence. İyi bir CEO olağan ticari başarıyı da aşmış bir yönetici olmalı. Ticari başarı aşırı bir övgüyü hak eden bir durum değil; sonuçta biraz ticari akıl, işletme bilgisi, cesaret, azim, risk alabilme gibi kişisel özellikler, sermaye ve tabii ki şans, çoğu zaman yeterli olabiliyor.

Sadece ticari yetenek ve becerilerin ulaştığı başarı, uzun vadede, siz olmasanız da zaten başkasının da yapabileceği bir şeydir çoğu zaman. Önemli olan ticari başarının ötesidir, yani insansal ve toplumsal alanda kazanılan başarı, katkı.

CEO’luk mühim bir mesuliyet. Bir üretimin, bir topluluğun başına geçiyorsunuz. Mühim olan salt ticari başarının üstüne çıkarak, yanı sıra firmanın elde etmiş olduğu neticeleri toplumla, insanla, doğayla ilgisinde değerlendirebilen ve bu düzlemde yarar üretmeye çalışan bir bilge liderlik türüdür.

‘CEO’NUN ASIL GÖREVİ ANLAMI ÖRGÜTLEMEKTİR’

Başlangıcında olduğu organizasyonun elde etmiş olduğu neticeleri, etik açıdan irdelemek, insan ve cemiyet üstündeki sonuçlar üstüne kafa yormaktır. Sözgelişi, “şu sokağa 7 katlı değil de 20 katlı bir apartman yaparsam, benden sonraki nesillerin hayatını zehir ederim” demek erdemini gösterebilmek; etik aklı, bütünlüğü, görevli duruşu arkasına alan bir liderlik sergileyebilmektir.

Üst düzey bir CEO’luk, organizasyona, çalışana, nitelikli, derin, kendilerini gerçekleştirebilecek, türlü özelliklerini sergileyebilecek şekilde varlıklı bir çabalama ortamı hazırlamayı hedefler.

İyi CEO, emek harcamayı, tasarlanmakta olan bir iş sürecini, insanoğlunun hayatla bütünlüklü bir ilişki kurabileceği ve türlü insansal zenginliklerini dışa vurabileceği bir olanak olarak değerlendirebilmek başarısını gösteren kişidir.

İnsanların çalışırken luk duyması, heyecanlanması, keyif alması, vaktin iyi mi geçtiğini anlamaması gerekir; iddia, tutku ve hatta birazcık da belli belirsiz bir ütopyanın ardında koşmak insanları mutlu eder. CEO anlamı örgütleyen kişidir. CEO’nun görevi budur bence.

Şirket: Quo Vadis? – Çağdaş Firmanın Çöküşü ve Başka Bir Şirket Teklifi / Daniş Navaro / Remzi Kitabevi / 664 s. / 2021.


Okumaya devam et.

Facebook

Popüler

Python örnek projeler deneme bonusu veren siteler